ESKİ RAMAZANLAR

ESKİ RAMAZANLAR
Reklam

          “Nerede o eski ramazanlar” cümlesini son yıllarda ne kadar çok duyar olduk  değil mi?

            Bu cümle aynı “dünya çok değişti” cümlesine benziyor kanımca. 

            Değişen dünya mı acaba, dünya değişebilir mi?

            Dünyanın değişme gibi bir yeteneği var mı? 

            Yoksa İnsanlar mı değişti, insanların anlayışları, değer yargıları mı değişti.

            İnsanlar değişince, dünyayı mı değiştirdiler acaba.

            Veya Ramazanlar mı değişti, 

            Yoksa insanlar mı değişti. 

            Yoksa insanlar değişince Ramazanları mı değiştirdiler.

            Ööööf,

            Yumurta tavuk örneğine çevirdim galiba işin içinden çıkamayacağız.

             Onbir ayın sultanı Ramazan hiç bir devirde özelliğinden bir şey kaybetmemiştir. Çünkü özünde rahmet, bereket, güzellik olan muhteşem bir aydır.

              Her dönemde insan değer yargılarının değişmesi neticesinde Ramazan’ı idrak etme biçimlerinde farklılıklar olmuştur. Bu da gayet doğaldır. Elli sene sonra şimdi çocuk olanlar da nerede o eski Ramazanlar diye hayıflanacaklardır.

              Bizim çocukluk ve gençlik dönemimiz insanların daha duyarlı ve bu kadar maddeci olmadığı yıllardı. İnsanlık maddeden önde gelirdi. Onun için Belediyelerin yaptığı hayır hizmetlerini, hayır sahibi insanlar yapardı hem de hiç gocunmadan. İnanın Belediyelerin çok da eksikliği hissedilmezdi. Nasıl mı?

                İftar saatinde bir çok evde misafir bulunurdu. Yalnız bu misafirlerin bir özelliği yoksul olmalarıydı.

              Şimdiki gibi beş yıldızlı otellerde, lüks lokantalarda sadece gösteriş için hepsi zenginlerden oluşan güruha iftar yemeği veren, sonradan görmeler, paranın şımarttığı sahte dindarlar, siyasete yatırım için bu mübarek günleri kullanan, insan müsveddeleri yoktu. Hele hele siyasi ve mevkisel ikballeri için devlet kesesinden fakir fukara tüm halkımıza ait olan parayı lüks otel lokantalarında harcayan ve bunları televizyon vasıtasıyla insanların gözüne sokan, siyasetçi, devlet memuru ve sivil toplum örgütleri başkanları hiç yoktu.

               Garip gureba, fakir fukara cami hocaları ve muhtarlar tarafından tespit edilir, insanlar da bunları evlerinde ağırlar ve misafir ederlerdi. Bu misafirler uğurlanırken ceplerine muhteşem bir gelenek olan diş kirası konurdu. Dikkat edin özellikle ceplerine dedim, çünkü ellerine vermek onların ellerini açmalarına sebep olacağı için onurları kırılabilir düşüncesiyle, ceplerine sokuşturulurdu.

             Sağ elin verdiğini sol el görmesin sözünü düstur edinmişlerdi. 

              Hayır yapacağım diye insanların onurları ayaklar altına alınmaz, yüz liralık yardım için insanlar birbirlerini ezmezlerdi. 

               Ramazan akşamları çok güzel olurdu. Kaşığı bırakır bırakmaz kendimizi sokağa atardık. Önce bir çay ocağında çaylar eşliğinde başlayan muhabbet teravihle mola verir, daha sonra sahura kadar devam ederdi. Fırıncı Mustafa Dayıdan aldığımız mis gibi kokan ekmekle evin yolunu tutardık. 

             Her akşam bir camide teravih kılmak adettendi. En hızlı teravih kıldıran camiler kulaktan kulağa yayılır, bu imamların cemaati hepsinden fazla olurdu.

             Kadınlar da her akşam bir evde toplanır, teravihler kılıp sohbet ederlerdi.

             Güzel günlerdi vesselam…

             Zaten mübarek olan Ramazan ayı herkese huzur getirsin inşallah…

Reklam
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: